Beyoğlu'nun En Güzel Abisi

Yazar:

Ahmet Ümit 1960 yılında Gaziantep’te doğdu. 1983 yılında Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünü bitirdi. 1985-86 yıllarında Moskova’da Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde eğitim gördü. Türkiye’nin en önemli polisiye ve suç yazarlarından biridir.

İlk öyküsünü 1982 yılında kaleme aldı. Bu öykü 40 dilde yayınlanan bir dergide basıldı.

Hikayelerinden Başkomser Nevzat,Çiçekçinin Ölümü, Tapınak Fahişeleri ve Başkomser Nevzat, Davulcu Davutu Kim Öldürdü? adlı üç çizgi roman yapılmıştır. Kitapları yirmiden fazla dile çevrilen Ahmet Ümit’in masalları ve bazı romanları okullarda yardımcı ders kitabı olarak okutulmaktadır.

Ahmet Ümit’in romanları sağlam bir polisiye kurgunun yanında, derin sosyolojik ve psikolojik çözümlemeler içerir. Ülkenin tarihsel mirası olan, Hitit İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu’na dair ilginç bilgiler metinlerinin içine ustaca yerleştirilmiştir. Ama bu çarpıcı tarih notları, okurun ilgisini diri tutmaktan çok insan ruhunu tartışmak için kullanılır. Çünkü yazar, edebiyatının bir amacı varsa eğer, bunun insan ruhunu açıklamak olduğuna inanmaktadır. Onun romanları, Anadolu’nun zengin tarihi üzerinde, Poe’nun kurgusuyla, Dostoyevski’nin ruhsal çözümlemelerinin bir birleşimi gibidir. Yazdıklarının en önemli özelliği hızlı okunabilir olmasının yanında, güçlü bir dile, sağlam bir edebiyat estetiğine sahip olmasıdır.

Kitaptan Kesitler:
"Paran varsa her şeyi satın alabilirsin, elbette en başta da insanları. Doktorları, hakimleri, savcıları, polisleri, yanlış anlamayın herkesi. Bu ülkenin sorunu ahlaksızlık, şeref yoksunluğu, onur kaybı..."

"Bu memlekette kadınlar, erkeklere kurban diye sunulmuş, hem zevklensinler hem işlerini gördürsünler hem de öldürsünler diye…"

“Eşkiyanın eskisi yenisi olmaz,” diyerek itiraz ettim. “İkisinin de yaptığı zorbalık değil mi? Artık bırakalım bu edebiyatı. Yumrukla, tabancayla, bıçakla sağlanan üstünlüğün saygı duyulacak nesi var? Güce değil, adalete itibar etmek lazım.”

“Yok bir şey Zeynep… Adam sorgusuz sualsiz ateş açtı üstümüze. Ben de karşılık verdim. Vuruldu işte…”
Güzel yüzünde yılbaşı gecesinin yorgunluğunu taşıyan kriminologumuz tedirginlik içindeydi. Tehlike geçmiş olmasına rağmen, Ali’nin vurulabilecek olması ihtimali bile sinirlerini harap etmeye yetmişti.
“Ah be Ali,” dedi bakışlarını ayırmadan. “Verilmiş sadakan varmış.” Birden beni hatırladı, telaşla döndü. “Size de geçmiş olsun Başkomiserim. Ucuz atlatmışsınız.”
Beni unutmuş olmasına hiç alınmadım, aşk dünyanın en iyi mazeretiydi.
Başkomiser Nevzat Ahmet Ümit’i sorguluyor


”Anlayacağız arkadaşlar,” diyerek ben de kadehime uzandım. “Hadi bakalım, ne kadın ne erkek, hiç kimsenin öldürülmediği bir dünyaya içelim.”
Elbette ikisi de anlamıştı niyetimi, ama itiraz etmediler, çağrıya uyup kaldırdılar kadehlerini. Belki artık onlar da bıkmışlardı didişmekten. Hatta yüzü umutlu bir gülümsemeyle aydınlanan Zeynep sözlerimi tekrarladı.
“Evet, kimsenin kimseyi öldürmediği bir dünyaya…”

“Şiddeti kullanarak ideal bir toplum yaratamazsın. Çünkü kullandığın yöntem kendine benzetir seni.”

"Yaşam bizim dışımızdadır, biz olmasak da akar kendi başına. Bazıları kader diyor bunun adına. Kader; kim bulmuşsa bu açıklamayı, iyi bir iş yapmış. Hakikat olup olmamasının bir anlamı yok, kader bizi rahatlatır, felaketlere göğüs germemizi sağlar, çıldırmaktan alıkoyar."

“Aşk nedir, Başkomiserim? Siz görmüş geçirmişsiniz, aşk nedir?”
Hiç beklemiyordum bu soruyu. Ben de güldüm, pek acemice oldu benim gülüşüm de.
“Bilmiyorum ki… Sevip de kavuşamamaktır, isteyip de alamamaktır, ne bileyim. Bir insanı yanında istemektir… Ama herkesin kendine göre bir aşk tarifi var.” Bakışlarım bizim gençlere kaydı. “Öyle değil mi? Herkese göre farklıdır aşk… ”

Beyoğlu'nun eski ismini biliyor musunuz?"Evet, artık yaşlanmıştı Beyoğlu. Üstelik güzel bir yaşlanma değildi bu. İnsanlar iyi bakmamışlardı ona, yabancı seyyahların bir zamanlar dünyanın en çekici kadını olarak tarif ettikleri bu benzersiz yerin, vakitsiz çökerek adeta bir acuzeye dönüşmesi için ellerinden geleni yapmışlardı. Ancak barbarlara yakışır bir açgözlülükle, yüzyıllık binalarını yıkmış, zarif sokaklarının canına okumuş, zaten küçük olan meydanlarını iğrenç apartmanlarla doldurmuşlardı. Hala cazibesini koruması, bırakın korumayı, ayakta kalması bile mucizeydi."

"İnsan ne iyidir ne de kötü, hem şeytan vardır içimizde hem de melek. Hangisini uyandırırsak, hangisini beslersek, o ele geçirir ruhumuzu."
















Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

FARELER VE INSANLAR

ÖLÜ OZANLAR DERNEĞİ

1984